Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’in – Doğumu
Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) doğduğunda başının yukarı doğru kalkık ve gözünü semaya dikmiş olarak doğduğu, doğduğunda onunla birlikte bir nurun yükseldiğini gördükleri, Osman bin Ebu’l-As’ın annesinin yıldızların yeryüzüne doğru yakınlaştığı, doğduğunda bir nurun çıktığını öyle ki sadece bir nura battığını gördüğü hikâye edilir.
Abdurrahman İbnu Avf’ın annesi Şifa hatun anlatıyor:
Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ellerime düştüğünde hapşırdı “Elhamdülillah” dedi. Bunun üzerine “Allah sana rahmet etsin” diyen bir ses duydum. Rum saraylarını dahi görebileceğim kadar doğu ve batının aydınlandığını gördüm.”
Sütannesi Halime’nin ve O’nun kocasının Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in bereketini itiraf etmeleri, sütannesinin göğüslerinin süt ile dolduğu, yaşlı develerinin sütünün çoğalması ve koyunlarına gelen bereket, gelişmesinin hızlı ve sağlıklı olması, doğduğu gecede olan harikulade olaylardan bazılarından Kisra’nın tahtının sallanması, sarayının balkonlarının düşmesi, Taberi Gölü’nün kaynaması, Farslıların bin yıldan beri hiç sönmeyen ateşlerinin sönmesi, onun doğumunda ve sonrasında görülen mucizelerdir.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şecaatli ve cesaretli olmakta apaçık bir konumdadır. Zira o birçok zorlu olaylarla karşılaşmış, yanındaki yiğit ve kahramanlar birçok kez kaçmışlar, O ise yerinden kımıldamamış, öne atılmış, geri dönmemiş ve düşmanın karşısından çekilmemiştir. Bütün cesur kimselerde hayatlarında bir kez dahi olsa bir kaçış ve terettüd görülmüştür. Yalnız Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)‘de bu hiç görülmemiştir.
Abbas (Radıyallahu anh) anlatıyor: Huneyn savaşında müslümanlar ve kâfirler karşılaştıklarında müslümanlar geri kaçtılar. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise katırı ile kâfirler tarafına hücum ediyordu. Ben koşmasını engellemek için katırın dizginlerini tutuyor, Ebu Süfyan ise üzengilerini tutuyordu. Sonra Ebu Süfyan (veya Abbas) (Radıyallahu Anh) “Ey müslümanlar geri dönün” diye bağırdı. (Müslim)
Ali (Radıyallahu Anh)‘tan: “Bizler harp kızıştığı ve gözler gazaptan kızardığı zamanda, Rasûlüllâh’a sığınırdık. Düşmana ondan daha yakın kimse olmazdı. Bedir gününde bizler Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)‘e sığınıyorduk. O düşmana en yakın olanımızdı. O gün insanlar içinde en cesur ve korkusuzuydu. (Müsned-i Ahmed)
Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’in – Cömertliği ve İkramı
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)‘in cömertliği ve keremi hakkında ki rivayetler pek çoktur. Rasulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bu yüce ahlaklarda kimse ile kıyaslanamaz ve yarışılamaz bir konumdadır. Zira onu tanıyan herkes bu şekilde anlatmıştır. Cabir bin Abdullah (Radıyallahu Anh) şöyle anlatıyor:
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kendisinden istenildiğinde hiçbir zaman “Hayır” dememiştir. (Elinde varsa vermiş, yoksa vereceğine söz vermiştir.) (Buharî)
Enes (Radıyallahu anh) ve Sehl bin Sa’d bu hadisin benzerini rivâyet ederler.
Abbas (Radıyallahu anh) anlatıyor:
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hayırda insanların en cömerti idi. onun en cömert olduğu zamanda Ramazan ayı idi. Cibril (Aleyhisselam) ile buluştuklarında, hayırda saba rüzgârından daha cömert olurdu. (Buharî)
Bir keresinde kendisine doksan bin dirhem getirilmiş, onları bir örtünün altına koymuş isteyen hiç kimseyi geri çevirmeden dağıtmış ve hepsini bitirmiştir. Bir adam gelip istediğinde “Yanımda hiçbir şey kalmadı, ancak sen alış verişini yap, Allah katından bize bir şey gelirse oradan öderiz” buyurmuştur.
Bu cömertliği gören Ömer (Radıyallahu Anh): “Allah Teâlâ gücünü yetiremediği bir şeyi sana teklif etmedi.” deyince bu sözden hoşlanmamış, ensardan bir adam “Ya Rasulallah infak et ve arşın Sahibinin kısıtlamasından korkma” deyince tebessüm etmiş, neşesi yüzünde belirmiş ve “Ben bunun ile emrolundum” buyurmuştur. (Tirmizî, “Şemail”)
Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’in – Şefkat ve Rahmeti
Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ‘in şefkat ve rahmeti tüm mahlûkat içindi. Zira âyeti kerimede şöyle buyrulur:
Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.
(Tevbe:128)
Diğer bir âyeti kerimede: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olasın için gönderdik” (Enbiya:107) buyurulur. İbnü el-Münkedir rivâyet ettiğine göre Cibril (Aleyhisselam) Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e “Allah Teâlâ göklere, yere ve dağlara sana itaat etmeleri için emir verdi.” deyince, Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “(Küfürlerinden dolayı hak ettikleri azabın) ümmetimden te’hir edilmesini istiyorum. Umulur ki onlar Allah Teâlâ’ya tevbe ederler.” buyurdu.
Aişe (Radıyallahu anha) şöyle der: ” Rasulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) iki şey arasında seçme durumunda kalsa daima onların en kolayını seçerdi.”
İbn-i Mesud (Radıyallahu anh) şöyle der: Rasulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bizlerin bıkmasından korktuğu için vaaz ve nasihatlerini (morallerimizin yerinde ve neşeli olduğumuz) zamanlarda yapardı. (Buhari)
Aişe (Radıyallahu anha) bindiği deve zorluk çıkartınca devenin mahmuzlarını sertçe çekmeye devam edince Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Ya Aişe her zaman merhametli ol” buyurdu. (Buhari)
Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’in – Evsafı
Tabiinin büyülerinden Atâ bin Yesar (v: 103) anlatıyor:
Abdullah bin Amr bin el- Âs (Radıyallâhu Anhümâ) ile karşılaştım. O’na “Bana Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’in evsafını anlatır mısın?” dedim. O “Evet anlatırım. Allah şahit olsun ki Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Tevrat’ta da, Kurân-ı Kerim’de de:
“Ey peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”
Ahzab:
45 Âyet-i kerimesinde anlatıldığı gibi vasıflanmıştır ki, Tevrat’ta şöyle vasf edilir:
“Ey Peygamber! Biz seni, okuma yazma bilmeyen araplara hidâyet yolunu göstererek onları kötülüklerden koruyucu olarak gönderdik. Sen kulum ve Resul’ümsün. Seni mütevekkil ile isimlendirdim. O kötü ahlaklı ve katı kalpli değildir. Sokaklarda sesini yükseltmez. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Ancak bağışlar ve affeder. Allah Teâlâ eğri yolda olan kavmi O’nun sebebi ile “Lailahe illallah” demeleri ile doğru yola girmedikçe O’nun ruhunu elbette kabzetmez. O’nun sebebi ile kör gözler, sağır kulaklar, kilitli kalpler açılır.”
Buhârî;
Bu rivayet, “Meğazi” kitabının sahibi İbn-i İshak’tan (v: 151) gelen tariklerle şöyle rivâyet edilir:
“Sokaklarda bağırıp çağırmaz, çirkin söz ve fiillerle ahlaklanmaz ve çirkin sözler söylemez. O’na her güzelliği veririm ve bütün güzel davranışları ona bahşederim. Sekineti, O’nun libası kıldım. İyiliği O’nun şiarı kıldım. Takvayı O’nun kalbinde kıldım. Hikmeti düşüncesi, sıdk ve vefayı tabiatı, iyilik ve affı âdeti, adaleti yaşantısı, hakkı, gittiği yol, hidâyeti öncüsü, İslam’ı dini, Ahmed’i O’nun ismi kıldım. O’nun sebebi ile sapıklık içinde olanları hidâyete ulaştırırım. Cehaletten sonra insanları O’nun sebebi ile bilgilendiririm. O’nun bereketi ile adı şanı gizli kalmışları yüceltirim. Bilinmeyenleri O’nun sebebi ile meşhur ederim. O’nun bereketi ile azlığı çoğaltırım. O’nun sabrı ve çalışması ile fakirlikten sonra zenginlik verdim. O’nun sebebi ile ayrılanları bir araya getirdim ve dağınık kalplere, heva ve heveslere, ayrı düşmüş kabileler arasına ülfet verdim. Ve O’nun ümmetini insanlar içindeki en hayırlı ümmet kıldım.”
Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’in Güzel Ahlakı
Dini Mübîn-i İslâm, tüm üstün âdap ve ahlak-ı hamide ve kişinin kendi çabasıyla kazandığı hasletleri övmüş, onlara sahip olmayı emretmiş ve onlarla ahlaklanan kimseye ebedi saâdeti vaad etmiştir. Şeriat onların bazılarını nübüvvetin bir parçası olarak vasıflamıştır ki, bunlar “güzel ahlak” diye isimlenir.
“Güzel ahlak” nefsin duygularında ve sıfatlarında orta halli olmak ve aşırıya meyletmeden itidali bulmaktır. İşte tüm bu “güzel ahlak” kemâlatın son noktası ve itidalin zirvesi ile Efendimiz Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ahlakıdır. Ta ki Allah Teâlâ bu sebeple onu överek şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz, elbette sen çok yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem;4)
Hazreti Âişe (Radıyallahu Anhâ) şöyle buyurur.
“O’nun ahlakı Kur’an idi. Kurân-ı Kerîm’in razı olduğuna razı olur, gazap ettiğine gazap ederdi. (Müslim)
Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. (Muvatta)
Allah-u Teâlâ’nın, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e verdiği apaçık mucizelerden bazıları şunlardır:
Allah Teâlâ O’nda ilimleri ve marifetleri bir araya getirmiştir. Dini ve dünyevi maslahatlara muttali kılmakla O’nu özel kılmıştır. Şeriat hükümlerini, dinin kaidelerini, insanların idaresini, ümmetinin maslahatlarını, geçmiş ümmetlerin haberlerini, Âdem (Aleyhisselam)‘dan bu zamana kadar gelen nebileri, resûlleri, geçmiş asırlarda yaşayan zalimleri, o peygamberlere gelen şeriatları ve kitapları, siyretlerini, haberlerini, Allah Teâlâ‘nın o kavimlere gönderdiği azapları, geçmiş ümmetlerin faziletlerini, aralarında ihtilafa düştükleri konuları, dünyada kaldıkları müddeti ve ömürleri, hikmet sahibi olanlarının hikmetli sözlerini Allah-u Teâlâ ona öğretmiştir.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Allah Teâlâ’nın bildirmesi ile bütün küfür topluluklarına getirdiği delillerle onlara üstün gelmiş, Tevrat ve İncil sahibi ehli kitaba, kitaplarının içindekilerle münazara etmiş, onlara kitaplarının sırlarını ve gizli ilimlerini bildirmiş, gizlediklerini ve değiştirdikleri hükümleri onlara bildirmiştir.
Sonra Allah Teâlâ ona bütün Arabî lügatları, kabilelerin kullandığı garip lafızları, fesahat nevilerinin ihatasını, Arap kabilelerinin önemli olaylarını ve savaşlarını, hikmetlerini ve şiirlerinin manalarını O’na bildirmiş ve O’na az sözle çok manalar ifade edebilme kudreti vermiştir.
O devirdeki Arapların bilgi sahibi olduğu konular nesep, kendilerinden öncekilerin tarihleri, şiir ve belagat ilimleri ile sınırlıydı. Bu ilimler onlara, ancak bütün ömürlerini vermekle ve bu ilmin sahibi kimselerin yanında uzun yıllar bulunmakla müyesser olabiliyordu. Oysa tüm bu ilimler, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)‘in denizler gibi olan ilminin yanında bir damla misali gibiydi.
“Yaratılanı severim yaratandan ötürü…”[1] dediği gibi koca Yûnus’un, Hâlik olan Allah Te‘âlâ’nın yarattığı her şey Müslümanlar için son derece değerlidir. Hayvanlardan bitkilere hatta cansız varlıklara kadar mahlûkatın her bir zerresine farklı bakmalı, içten yaklaşılmalıdır. Çünkü onlar, Allah Te‘âlâ’nın yeryüzüne indirdiği rahmetinin birer tecellisidirler. Bu durumu Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şöyle beyan ettiği haber verilmiştir: “Muhakkak ki Allah rahmetini yüz parça yarattı ve bir parçasını yeryüzüne indirdi. Bütün mahlûkat cinnîler, insanlar ve hayvanlar bunun sayesinde birbirlerine şefkat gösterirler.”[2]
Nefsin mertebelerini aşmış büyükler bu sırlara nail olduklarından, bu hakikati her fırsatta dile getirmişlerdir. Onların bu konuyla ilgili sözleri; eserlerinden ve şiirlerinden bizlere yansımakta ve ufkumuzu aydınlatmaktadır. Onların aştığı merhaleleri aşmamış kimselerden aynı hassasiyeti beklemek elbette doğru değildir; ama aynı ruhî olgunluğa sahip olmamak demek, canlılara merhametsiz olma, yeryüzünü fesada boğma konusunda bir mâzûriyet sebebi de değildir.
Günümüzde insanlar dahi hesapsızca katledilirken, hayvanlara reva görülen duruma pek de şaşmamak gerekir. Hayatın önemli ve vazgeçilmez bir parçası olan, bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz hikmetlerle yaratılmış olan hayvanlara karşı modern dünyanın konfor ve menfaati esas alan yaklaşımı merhametten son derece uzaktır.
İslâmiyet dışında kalan inanç ve tasavvurların tamamında genel olarak hayvanlara ayrı bir önem atfedilmişse de, Müslümanların bu konuda çok daha hassas olmaları lazımdır.
Bahsettiğimiz hassasiyeti çok uzaklarda aramaya da gerek yoktur. En başta ecdadımız, bu konuda önümüzdeki en büyük örnekliktir. Onlar taşa dahi bir başka bakmışlardır. ‘Allâh’ın (Celle Celâluhû) zikrinden yuvarlanan taşlar’ın bu niteliğini beyan eden âyet-i kerîme[3] onların eşyaya dair tasavvurunun temelini oluşturmuştur. Yol yaparken, arazinin bölünmesi sebebiyle yavrularından ayrı düşebilecek canlıların akıbetini hesap etmekten dahi geri durmamışlardır. “Sizler yeryüzündekilere merhametli olun ki, sema ehli de size rahmet etsinler…” hadîs-i şerifi[4] onların temel esasını teşkil etmiştir.
Eslâfımız, hayvanların ayrı birer ümmet olduğunu beyan eden âyet-i kerîmeleri[5] nirengi noktası telakki ederek bir hayat tarzı benimsemişlerdir. Birçok sûrenin hayvan türleriyle adlandırılmış olması da[6] elbette gelişigüzel bir adlandırma olarak değerlendirilemez.
Hadîs-i şerîflerde, susuz kalmış bir köpeğe su verdiğinden dolayı affedilen bir adamla[7] çok fazla günah sahibi kötü bir kadının[8] ve bir kediyi hapsederek ölümüne sebep olduğu için uhrevî azaba duçar olacağı bildirilen kadının[9] haberi yer almaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde hayvanlardan ibret alınması gerektiği vurgulanır; pek çoğunun ismi zikredilir. Bazı hayvanlar: “Andolsun (cihad yolunda) kuvvetli nefes sesiyle süratlice koşan o atlara; peşi sıra (geceleyin taşlık arazide giderlerken tırnaklarıyla taşlara) çarparak kıvılcım çıkaranlara.” [10] şeklinde son derece çarpıcı bir anlatımla beraber, yeminle anılır.
Hayvanların ibret vesilesi olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmiştir: “Gerçekten davarlarda da sizin (, yaratıcının nimetlerini anlamanız) için elbette çok büyük bir ibret vardır. Onların karınlarında bulunanlardan size (süt) içirmekteyiz…”[11]
Kur’ân-ı Kerîm’de ibret vesilesi olarak örnek verilen hayvanlardan olan develerle ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Hiç develere bakmadılar mı ki, nasıl yaratıldı(lar)?”[12] Muhtelif âyetlerde kuşlar da ibret vesilesi olarak zikredilmiştir.[13]
Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) her konuda olduğu gibi hayvanlara merhamet konusunda da bizlere örnek niteliğinde tavırlar sergilemiştir. Hangi hayvanların öldürülüp öldürülemeyeceğine dair vaz’ edilmiş hükümlerde, büyük bir incelik bulunduğu, bu hükümleri inceleyenlerin malumudur. Bu hükümlerde insanlar için tehlike teşkil etme durumunun gözetildiği son derece açıktır.
Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) özellikle insanların hizmetinde kullanılan hayvanlara karşı merhametli olunması, çekeceklerinden fazla yük yüklenmemesi, güç yetirebileceklerinden daha fazla çalıştırılmaları konusunda uyarılarda bulunmuştur.
Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş O mübârek Nebînin mucizelerinden birisi de hayvanlarla konuşabilmekti. Hasâisinden[14] olan bu özellik doğrultusunda zaman zaman insanlar gibi hayvanlar da şikâyetlerini Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e iletmişlerdir. Bir devenin fazla çalıştırıldığından dolayı Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e sahibini, yaşlı gözlerle şikâyet etmesi üzerine Efendimizin deve sahibini: “Allah’ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Bak! Bu bana şikâyette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun.” ifadeleriyle sert bir şekilde paylaması, bu konuyla ilgili mühim örneklerdendir.[15]
Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) binek hayvanlarının üzerinde gereğinden fazla durmama hususunda ümmetini: “Hayvanlarınızın sırtını minberler yerine koymayın. Şurası muhakkak ki tek başınıza güçlükle gidebileceğiniz bir yere sizi götürmeleri için Allah onları sizlere musahhar (hizmetçi) kıldı. Arzı da sizin (durma yeriniz) kıldı, öyleyse ihtiyaçlarınızı (duran hayvanınızın sırtında değil) arz üzerinde görün.”[16] ifadeleriyle net bir şekilde uyarmıştır.
İnsanların hizmetinde bulunan hayvanlar dışında kalanlara yaklaşım da bundan farklı olmamalıdır. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in, yavrularıyla ayrı düşürülen anne kuşun çırpınışını gördüğünde buna sebep olanları: “Kim bu zavallının yavrusunu alıp onu ıstıraba attı? Yavrusunu geri verin!”[17] biçiminde ikaz ettiğini haber veren hadîs-i şerîf, bu hassasiyeti ifade etmektedir.
Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in, ateşe verilmiş bir karınca yuvasıyla karşılaştığında verdiği tepki de sert olmuş, bunu yapanları: “Kim yaktı bunu? Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabb’ine hastır”[18] buyurarak ikaz etmiştir. Bir başka hadîs-i şerifte, geçmiş dönemlerde yaşamış bir Peygamber’in (Aleyhisselâm) karıncaları yakmış olması sonucu Allah Te‘âlâ’dan gelen ikaza yer verilerek: “Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı. O da (öfkelenerek) karıncanın yuvasının yakılmasını emretti ve yakıldı, Allah Te‘âlâ Hazretleri ona şöyle vahyetti: ‘Seni bir karınca ısırmışken, sen tesbih eden bir ümmeti yaktın.’ “[19]konuyla ilgili uyarılar daha da pekiştirilmiştir.
Nasslardan ve nebevî ikazlardan anlaşıldığı üzere hayvanlara son derece merhametli olunmalıdır. Onların hayatlarını korumak, beslenmelerine önem vermek, temizlik ve bakımlarıyla ilgilenmek, nesillerini koruma konusunda üzerimize düşeni yerine getirmek, hizmetimizde bulunan hayvanlara ağır yük yüklememek ve yeteneklerine uygun olmayan işlere sürmemek… Bu anlamda hatırlanması ve hatırlatılması gereken hassasiyettendir. Özellikle de içerisinde bulunduğumuz kış mevsiminde onları düşünmeli, yiyeceklerini sağlamaları konusunda yardımcı olunmalıdır.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)‘in hilim ve tahammülü hakkında rivâyet edilen haberler pek çoktur. Bütün hilim sahibi olan kimselerden (günün birinde kızgınlık göstererek) yanlışa düştüğü görülse de, kendisine yapılan eziyetler ve haddi aşmalar Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ‘in hilmini ve sabrını artırmıştır.
Enes (Radıyallahu Anh) rivâyet ediyor. “Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte idim. üzerinde yakaları kalın bir hırka vardı. Bir bedevi hırkasından kuvvetlice çekince, hırkanın yakası boynunda iz çıkardı. Sonra Bedevi “Ey Muhammed! Şu iki deveme yanında bulunan Allah’ın malından yükle. Zira sen ne senin malından nede babanın malından vereceksin” dedi.
Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bir süre sustu. Ve “Mal Allah’ın malıdır. Bende onun kuluyum” buyurdu. Sonra “Ey Bedevi, Bana yaptığından dolayı sana kısas yapılsın mı?” Deyince. Bedevi. “Hayır” dedi. “Niçin” diye sorunca Bedevi. “Çünkü sen kötülüğe kötülükle karşılık vermezsin” dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) güldü ve bir deveye arpa, diğer deveye hurma yüklenmesini emretti. (Buhari, Hadis No:3149; Müslim, hadis no:1057.)
Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’in – Hayâsı
Hayâ: İnsanın yapılması çirkin olan veya terk edilmesi yapılmasından hayırlı olan bir işi yapmayı istediği zamanda iç dünyasının dışına yansıyarak yüzünü kaplayan ince bir duygudur.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) insanlar içinde en hayâlı olanı ve gözünü avretten en çok sakınanı idi.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hoşlanmadığı en ufak bir şey olduğunda bunun belirtisi yüzünde belirecek kadar hassas ciltli, ince tenli idi. Hayâsından ve kereminden dolayı kimse ile hoşa gitmeyecek bir şey konuşmazdı.
Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ… ٥٣
“Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez.” (Ahzâb Sûresi; Âyet:53)
Ebû Said el-Hudrî (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatıyor:
“Rasulullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) evin iç odasında oturan bakire bir kızdan daha hayâlı idi. Bir şeyden hoşlanmadığında onu yüzünden anlardık.” (Buharî)
Enes (Radıyallâhu Anh)’tan rivâyet edildiğine göre: “Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)‘in yanına yüzünde sarı bir leke olan bir adam geldi. Ona hiçbir şey söylemedi. Zira kimsenin yüzüne hoşuna gitmeyeceği bir şey söylemezdi. Adam çıktığında: ‘Söyleseniz de o şeyi yıkasa’” buyurdu.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle rivâyet edilirki O, hayâsından dolayı gözünü kimsenin yüzüne dikmez ve hoşuna gitmediği halde söylemek zorunda kaldığı bir şeyi üstü kapalı bir şekilde söylerdi.
Hazreti Âişe (Radıyâllahu Anhâ) şöyle buyurmuştur:
“Rasulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in avret mahallini hiçbir zaman görmedim.” (İmâm Tirmizî “Şemail”)
[1] Nezihe Araz, “Pazar Eyledik Götürü”, Dertli Dolap/Yunus Emre’nin Hayat Hikâyesi, Atlas Kitabevi, İstanbul -1984, s.302.
[2] İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm II, 279. A’râf Sûresi 156. âyet-i kerîme tefsirinde yer almaktadır.)
[3] “…Şüphesiz o(taşlar)nlardan elbette bazısı da vardır ki, Allâh korkusundan (dolayı, yukarıdan aşağı doğru) düşmektedir. Allâh ise sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil (ve habersiz) değildir.” (Bakara Sûresi: 74)
[4] “… Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler…” (Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16) Meleklerin mü’minlerin bağışlanması için istiğfar ettiklerini haber veren âyet-i kerimeden ve konuya ışık tutan diğer hadîs-i şerîflerden yola çıkarak şârihler semâ ehlinden maksadın melekler olduğunu beyan etmişlerdir.
[5] Hayvanların ümmetlerden olduğunu açıklayan âyet-i kerîmeler:
“Ne yerde debelenen herhangi bir canlı ne de iki kanadıyla uçmakta olan herhangi bir kuş hâriç olmamak üzere, hepsi de sizler gibi (yaptıkları bilinen, rızık ve ecelleri ezelde takdir edilmiş olan) birer ümmettirler…” (En’âm Sûresi:38)
“(Gemiden inme zamanı gelince) buyruldu ki: “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte olan ümmetlere/seninle birlikte bulunanlardan (türeyip var) olacak birtakım (Müslüman) ümmetlere/ Biz den bir selâm/(boğulmak gibi âfetlerden kurtuluş ve) selamet/ ve (hem neslin, hem de rızkın hususunda) bereketler(e nâiliyet) ile (o gemiden) in!..” (Hûd Sûresi:48)
– Hayvanların ümmet olarak nitelendirildiği bazı Hadîs-i Şerifler: “Eğer Köpekler ümmetlerden bir ümmet olmasaydı, onun katledilmesini emrederdim.” (Ebu Davud, Edahi 22; Tirmizi, Sayd 16-17) “Karınca ümmetlerden bir ümmettir.” (Müslim, Selam, 148) “Peygamberlerden birini bir karınca ısırmış da emir vererek karıncanın yuvasını yaktırmış. Bunun üzerine Allah O’na: “Seni bir karınca ısırdı diye ümmetlerden teşbihte bulunan bir ümmeti helak mi ettin?” diye vahy buyurmuştur.” (Buhari, Cihad 153, Nesai, Sayd 38)
Ayrıca bu naslara binaen Lisânü’l-Arab ve Kâmus tercümesinde ‘ümmet’ maddeleri: ‘Kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir grup insan, her canlı cinsi, bütün iyilikleri şahsında toplamış kişi veya kendisine uyulan önder’ şeklindeki manalarla açıklanmıştır.
[6] Bakara (İnek) Sûresi, Nahl (Arı) Sûresi, Ankebut (Örümcek) Sûresi ve Neml (Karınca) Sûresi, şeklinde karşımıza çıkan adlandırmalar başlıca örneklerdendir. Arı, aslan, at, balık, bıldırcın, buzağı, çekirge, deve, hınzır, fil, genel ifadeyle haşerat, hüdhüd kuşu, inek, karga, karınca, katır, keçi, kelebek, koyun, köpek, kurbağa, kurt, maymun, merkep, örümcek, sinek, sivrisinek, yılan.
[7] Buhari, Şirb 9, Vudu 33, Mezalim 23, Edeb 27; Müslim, Selam 153, (2244); Muvatta, Sıfatu’n Nebi 23
[8] Müslim, Tevbe 166, (2245)
[9] Buhari, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9, Enbiya 50; Müslim, Birr 151, (2242)
[10] Âdiyât Sûresi1-2.
[11] Mu’minûn Sûresi:21; Nahl Sûresi:66
[12] Ğâşiye Sûresi:17
[13] Mülk Sûresi:19
[14] Hasâisu’n-Nebî: Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in sadece kendisine lütfedilmiş özelliklerini ifade eden bir kavramdır. Bu sahada pek çok eser kaleme alınmıştır. Bazı müellifler eserlerini ‘Hasâis’ ifadesi yerine ‘Delâil’ veya ‘Fezâil’ ifadelerini kullanarak yazmış ve Hasâisu’n-Nebî’ye bu eserler içerisinde yer vermişlerdir. (Erdinç Ahatlı, Hasâisu’n-Nebî, Dia, c.XVI, s.279)
[15] Ebu Davud, Cihad 47, (2549)
[16] Ebu Davud, Cihad 61, (2667)
[17] Ebu Davud, Cihad 122, (2675), Edeb, 176, (5268)
[18] Bir önceki hadîs-i şerîfin devamıdır.
[19] Buhari, Cihad 152, Bed’ü’l Halk 14; Müslim, Selam 148, (2241); Ebu Davud, Edeb 176, (5266)